Devamı Yarına...

Nisan 17, 2014 at 5:13pm
1 yorum

Sen çok güzelsin çocuk.
Gülümsemek çok yakışıyor.
Neye baksam sen geliyorsun aklıma,
Herşey geçici ama sen kalsan?

4:57pm
23 yorum
portakalyokusu kullanıcısından yeniden blogladı
portakalyokusu:


Bresson, Çehov… Gençken hayranı olduğunuz sanatçılara hala sadık mısınız peki?
Michael Haneke: Hem evet hem de hayır. Gençken bütün klasikleri okumaya heveslenirsiniz, daha sonra anlayışınız yahut hassasiyetiniz gelişir. Geçtiğimiz yıl, Savaş ve Barış’ın yeni bir çevirisi yayınlandı. Romanı 25 yaşımdayken okumuştum, ancak o dönemde Dostoyevski hayranıydım, ve Tolstoy benim için daha doğacıl ve didaktik, ağır filan bir romancıydı. Kitabı aldım ve bütün görüşmelerimi iptal edip neredeyse nefes almadan okudum. Değişen bendim, kitapsa aynı kalmıştı.
Genç bir adam olduğum günleri hatırlıyorum. 16 yaşımdayken Julien Duvivier’in Marianne De Ma Jeunesse filmini görmüş ve bir yatılı okulda geçen, şatonun birinde bir karşılaşmayla doğan aşk hikayesinin anlatıldığı bu romantik filme tam anlamıyla hayran olmuştum. Film hakkında her şeyi okudum, en ince ayrıntısına kadar… Yirmi yıl sonra, geçenlerde televizyonda karşıma çıktı ve nasıl olup da vaktiyle bu filmi o kadar çok sevdiğime akıl sır erdiremedim.

portakalyokusu:

Bresson, Çehov… Gençken hayranı olduğunuz sanatçılara hala sadık mısınız peki?

Michael Haneke: Hem evet hem de hayır. Gençken bütün klasikleri okumaya heveslenirsiniz, daha sonra anlayışınız yahut hassasiyetiniz gelişir. Geçtiğimiz yıl, Savaş ve Barış’ın yeni bir çevirisi yayınlandı. Romanı 25 yaşımdayken okumuştum, ancak o dönemde Dostoyevski hayranıydım, ve Tolstoy benim için daha doğacıl ve didaktik, ağır filan bir romancıydı. Kitabı aldım ve bütün görüşmelerimi iptal edip neredeyse nefes almadan okudum. Değişen bendim, kitapsa aynı kalmıştı.

Genç bir adam olduğum günleri hatırlıyorum. 16 yaşımdayken Julien Duvivier’in Marianne De Ma Jeunesse filmini görmüş ve bir yatılı okulda geçen, şatonun birinde bir karşılaşmayla doğan aşk hikayesinin anlatıldığı bu romantik filme tam anlamıyla hayran olmuştum. Film hakkında her şeyi okudum, en ince ayrıntısına kadar… Yirmi yıl sonra, geçenlerde televizyonda karşıma çıktı ve nasıl olup da vaktiyle bu filmi o kadar çok sevdiğime akıl sır erdiremedim.

(cumalarisevmem gönderdi)

Nisan 16, 2014 at 4:22pm
267.378 yorum
samstruecalling kullanıcısından yeniden blogladı
science-gifs:

MRI scan of a human subject from the cranium to the feet.

science-gifs:

MRI scan of a human subject from the cranium to the feet.

(Kaynak: samstruecalling)

4:07pm
1.084.674 yorum
onlylolgifs kullanıcısından yeniden blogladı
science-gifs:

operation of a 7-pin lock

science-gifs:

operation of a 7-pin lock

(ali-elmali gönderdi)

Nisan 15, 2014 at 10:16pm
9 yorum
6ustu1ask kullanıcısından yeniden blogladı

.!

6ustu1ask:

Televizyon bir şamardır. Kendi elimizle hanemizde kendi elimizle suratımıza inen büyük bir şamar. Bize neler yasak, şunlar bunlar. İşte bu yasakları, bu haramları televizyonun bizim hanemizin içine kadar getirir her çeşidini, barını, umumhanesini, meyhanesini ve biz oturur Müslümanlığımızla, karımız kızımızla onu seyrederiz. Ve sonra da deriz ki, nasıl oluyor da mukaddesatımız elden giderken, bize vururlarken ses etmez, vurana vurmayız.

Cahit Zarifoğlu

10:15pm
1.176 yorum
itscolossal kullanıcısından yeniden blogladı

itscolossal:

Pinpoint Your Travels on the Cork Globe

(staceythinx gönderdi)

9:40am
12 yorum
aliskanliklarinincocugu kullanıcısından yeniden blogladı
aliskanliklarinincocugu:

…

Bilmeyenler için söyleyelim, Diyanet İşleri Risale basıyor. Hemde AK PARTİ iktidarı döneminde;
http://www.risalehaber.com/iste-diyanetin-bastigi-isaratul-icaz-201768h.htm
Elinizde künyesi cemaate ait bir kaç gazete var diye, akıl bulandırmaya çalışıyorlar.

aliskanliklarinincocugu:

Bilmeyenler için söyleyelim, Diyanet İşleri Risale basıyor. Hemde AK PARTİ iktidarı döneminde;

http://www.risalehaber.com/iste-diyanetin-bastigi-isaratul-icaz-201768h.htm

Elinizde künyesi cemaate ait bir kaç gazete var diye, akıl bulandırmaya çalışıyorlar.

Nisan 14, 2014 at 3:30pm
162 yorum
justbeingnamaste kullanıcısından yeniden blogladı

(Kaynak: justbeingnamaste, hayalperestinhayali gönderdi)

Nisan 13, 2014 at 10:39pm
111 yorum
neistiyorumben kullanıcısından yeniden blogladı

neistiyorumben:

Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyamet günü ecirleriniz size eksiksiz olarak verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı zevkten başka birşey değildir.(Ali İmran-185)

9:48pm
85 yorum
yob4zite kullanıcısından yeniden blogladı
isteriksancilar:

yob4zite:

ELMA KOKUSU
Elma kokusunu sever misiniz? Ya da şöyle soralım. Hiç elma yerken aslında boğazınızda bir yanma hissettiniz mi?…Hayır mı ? O halde size bir olay anlatalım.. Bundan 26 yıl önce,16 Mart 1988 sabahı, elma kokusuyla uyandı Halepçeliler. Sevinçle mutfağa yöneldiler önce. Kokunun mutfaktan gelmediğini görünce camlarını açtılar. Baktılar ki koku dışarıdan daha çok hissediliyor, hemen dışarı akın ettiler merak ve heyecanla. Çıktıklarında gördüler ki herkes aynı merak ve heyecanla dışarı çıkmış. Hızlı hızlı yürümeye başladılar; kokunun kaynağını aramaya başladılar.G ittikçe şiddetlendi elma kokusu. Ama bir yandan da derilerinde bir yanma hissettiler sanki. Aldırmadılar ve yürümeye devam ettiler. Bu sefer daha hızlı koşmaya başladı birçoğu. Ancak zamanla o yanma gittikçe şiddetlendi. Koşuyorlardı;ama yanıyorlardı da. Bu sefer de dönüp eve doğru koşmaya başladılar. Yanma iyice artıyordu. Zamanla derilerinin morarmaya ve büzülmeye başladığını gördüler korkuyla. Bir an önce suya ulaşmalılardı. Kendilerini can havliyle suya attıklarında ise bedenleri kavruldu bu sefer, asit dolu bir havuza girmişler gibi.Artık ölmüşlerdi, ölümün nereden geldiğini anlayamadan.Yanarak ölmüşlerdi, üstelik ateşsiz ve dumansızdı bu yanma… çığlıklarla… bağırışlarla… çağırışlarla… Bir avuç kül oluvermişlerdi aniden, ne olduğunu anlayamadan… “Saçlarım tutuştu önce Gözlerim yandı, kavruldu bir avuç kül oluverdim külüm havaya savruldu.” Kimyasal zehir öyle bir şeydir ki;vücudunuza temas ettiği anda yakar sizi, nefes almak için çırpınırsınız;alamazsınız. Deriniz büzülüp çürür.Yavaş yavaş,acı çeke çeke ölürsünüz. Öyle ki başınıza silah vurularak öldürülmeyi buna tercih edebilirsiniz. Bu zehir de elma kokulu. Güzel kokulu zehir… Zekice planlanmış bir katliamdı. Hedeflerinde çocuklar vardı, geleceği hedeflemişlerdi.. En çok da çocuklar öldü Halepçe’de.Tıpkı diğer katliamlardaki gibi. Yıllar sonra ülkelerine “demokrasi” getirecek olan o uzak memleketteki adamlar, kendi memleketlerindeki o “diktatör”e hediye etmişlerdi bu elma kokulu zehri. Ölmeden önce,ölürken,yanarken Halepçelilerin attıkları çığlıkları duyamadılar o “özgürlükçü ve demokrat” adamlar. Çünkü o sırada başka ülkelerde başka hayatları mahvetmekle meşgullerdi. Başka soykırım planları vardı. Onlardı zaten, Hiroşima’da küçük gözlü onlarca küçük çocukları yakan. Onlardı Vietnam’da yüzlercesini, binlercesini katleden.Onlardı Ruanda’da 100 gün içinde 800 bin kişinin katledilmesini sessizce destekleyen. Duyamadılar o çığlıkları… Şimdi Halepçeli çocuklar el ele tutuşmuş Hiroşimalı, Ruandalı,Vietnamlı kardeşleriyle dünyaya barış mesajı veriyorlar,insanlığa sesleniyorlar: “Çalıyorum kapınızı teyze, amca: Çocuklar ölmesin şeker de yiyebilsinler..”

Bunu her hatırladığımda midem kasılıyor dehşete düşüyorum…Allahım sen bir daha yaşatma…

isteriksancilar:

yob4zite:

ELMA KOKUSU

Elma kokusunu sever misiniz?
Ya da şöyle soralım.
Hiç elma yerken aslında boğazınızda bir yanma hissettiniz mi?…Hayır mı ? O halde size bir olay anlatalım.. Bundan 26 yıl önce,16 Mart 1988 sabahı, elma kokusuyla uyandı Halepçeliler. Sevinçle mutfağa yöneldiler önce. Kokunun mutfaktan gelmediğini görünce camlarını açtılar. Baktılar ki koku dışarıdan daha çok hissediliyor, hemen dışarı akın ettiler merak ve heyecanla. Çıktıklarında gördüler ki herkes aynı merak ve heyecanla dışarı çıkmış. Hızlı hızlı yürümeye başladılar; kokunun kaynağını aramaya başladılar.G ittikçe şiddetlendi elma kokusu. Ama bir yandan da derilerinde bir yanma hissettiler sanki. Aldırmadılar ve yürümeye devam ettiler. Bu sefer daha hızlı koşmaya başladı birçoğu. Ancak zamanla o yanma gittikçe şiddetlendi. Koşuyorlardı;ama yanıyorlardı da. Bu sefer de dönüp eve doğru koşmaya başladılar. Yanma iyice artıyordu. Zamanla derilerinin morarmaya ve büzülmeye başladığını gördüler korkuyla. Bir an önce suya ulaşmalılardı. Kendilerini can havliyle suya attıklarında ise bedenleri kavruldu bu sefer, asit dolu bir havuza girmişler gibi.Artık ölmüşlerdi, ölümün nereden geldiğini anlayamadan.Yanarak ölmüşlerdi, üstelik ateşsiz ve dumansızdı bu yanma… çığlıklarla… bağırışlarla… çağırışlarla… Bir avuç kül oluvermişlerdi aniden, ne olduğunu anlayamadan… “Saçlarım tutuştu önce Gözlerim yandı, kavruldu bir avuç kül oluverdim külüm havaya savruldu.” Kimyasal zehir öyle bir şeydir ki;vücudunuza temas ettiği anda yakar sizi, nefes almak için çırpınırsınız;alamazsınız. Deriniz büzülüp çürür.Yavaş yavaş,acı çeke çeke ölürsünüz. Öyle ki başınıza silah vurularak öldürülmeyi buna tercih edebilirsiniz.
Bu zehir de elma kokulu. Güzel kokulu zehir… Zekice planlanmış bir katliamdı. Hedeflerinde çocuklar vardı, geleceği hedeflemişlerdi.. En çok da çocuklar öldü Halepçe’de.Tıpkı diğer katliamlardaki gibi. Yıllar sonra ülkelerine “demokrasi” getirecek olan o uzak memleketteki adamlar, kendi memleketlerindeki o “diktatör”e hediye etmişlerdi bu elma kokulu zehri. Ölmeden önce,ölürken,yanarken Halepçelilerin attıkları çığlıkları duyamadılar o “özgürlükçü ve demokrat” adamlar. Çünkü o sırada başka ülkelerde başka hayatları mahvetmekle meşgullerdi. Başka soykırım planları vardı. Onlardı zaten, Hiroşima’da küçük gözlü onlarca küçük çocukları yakan. Onlardı Vietnam’da yüzlercesini, binlercesini katleden.Onlardı Ruanda’da 100 gün içinde 800 bin kişinin katledilmesini sessizce destekleyen. Duyamadılar o çığlıkları… Şimdi Halepçeli çocuklar el ele tutuşmuş Hiroşimalı, Ruandalı,Vietnamlı kardeşleriyle
dünyaya barış mesajı veriyorlar,insanlığa sesleniyorlar:
“Çalıyorum kapınızı teyze, amca: Çocuklar ölmesin şeker de yiyebilsinler..”

Bunu her hatırladığımda midem kasılıyor dehşete düşüyorum…Allahım sen bir daha yaşatma…

(mimarhatun gönderdi)

Nisan 8, 2014 at 11:23pm
13 yorum
mandolinnesesi kullanıcısından yeniden blogladı
mandolinnesesi:

Büyük gemiler de yok artık bayım Büyük yelkenler de Büyük kağıtlar yakmak istiyor şimdi canım İşte az önce bir karabatak daldı suya Bir süredir de kayıp Dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya Ölüm çok iri bir sözcük değil mi bayım Kasımpatlar kadar acı kokuyorum biliyorum Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz? Bir gül, bir güle derdi ki görse Yalan söylüyorum Güller bu ara hiç konuşmuyor bayım.
Didem Madak


Güller bu aralar hiç konuşmuyor.

mandolinnesesi:

Büyük gemiler de yok artık bayım
Büyük yelkenler de
Büyük kağıtlar yakmak istiyor şimdi canım
İşte az önce bir karabatak daldı suya
Bir süredir de kayıp
Dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya
Ölüm çok iri bir sözcük değil mi bayım
Kasımpatlar kadar acı kokuyorum biliyorum
Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen
Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?
Bir gül, bir güle derdi ki görse
Yalan söylüyorum
Güller bu ara hiç konuşmuyor bayım.

Didem Madak

Güller bu aralar hiç konuşmuyor.

(burabenimevimmismegersem gönderdi)

11:10pm
9 yorum
itstisikkirlersipirmen kullanıcısından yeniden blogladı

itstisikkirlersipirmen:

bugün klinikteki hasta görüşmesinde yasanan diyalog

Hasta: Beyinlerini ve ruhlarini aksesuar gibi kullanan insanlarin ölmesi gerektigini dusunuyorum
Psikiyatrist: Neden ?
Hasta: Nufus planlamasi… 

(dusundukce gönderdi)

11:08pm
2 yorum
Asım Bey birkaç hafta önce gelen telefonla sarsılmıştı. Toplaması gereken bir zihni vardı. Beyni allah bullak olmuştu. Meriç’i çok derinden özlüyordu. Bisikletine binip, o garip hayallerin peşinden sürüklenmek istiyordu. İstedikçe, istemekle uygulamak arasındaki o kadim suretin çerçevesine sıkışıyordu.
İstediği şey yaşamaktı, hemde yılların pençesinden sıyrılarak. Ancak yaptığı şey yılların ona kazandırdığı korkulara bakıp, tecrübe adındaki safsatalara güvenip temkinli yaklaşmaktı. Temkin! Yüksek sesle tekrarlıyordu TEMKİNLİ OLMAK!
Asım Bey, bilet kuyruğundayken tekrar kulaklarında o ses yankılandı. Meriç’in dayısının o küstah sesi “Siz ne zannediyorsunuz kendinizi?”… Asım Bey yine o soruya cevap arıyordu. Zannetmek mi? İnsan doğduğundan itibaren kendini yaşıyor zannediyor. Oysaki ölüm, yaşamadığımız onca şeyin varlığını ortaya koyuyor… Asım Bey beynindeki insanlarla, gerçekteki insanları karşılaştırmaktan kendini alamıyor. Her birisine bir model ve bir kalıp belirlemişti. Meriç ise tüm kalıplardan sıyrılmıştı.
Şimdi bu yolculuk, onu en iyi anlayan dostuna götürüyordu.
“Beyfendi, nereye gidecektiniz?”
“En yakın dostuma”
“Şehir olarak, hangi şehire gidiyorsunuz?”
“Pardon. Bursa”
“Tek kişiydiniz degil mi?”
“Tek”
Bilet görevlisinin o dik bakışı yine işlemişti içine. “Ben hep tek seyahat ederim” diye geveledi içinde, ruhunda, bedeninin acıyan tüm noktalarında tekrar tekrar bu cümle yenilendi: “Tek seyahat ediyorum.”
Bir sonraki gün Bursa’da, otel odasında uyandı. Kasımpatı’dan aşağı indiğinde o kocaman villanın kapısında buldu kendini. 
Bu yokuş aşagı yolun sonu ve villanın kapısının küheylan duruşu…
Asım Bey o kocaman salondaydı. Meriç koşarak gelmişti. Heyecanla birbirine sarılmışlardı. Meriç, Asım Beyden uzakta geçen yirmi bir gününü anlatıyordu. Dayısı içeri girince esen soğuk rüzgar, ikilinin tüm neşesini kaçırmıştı…

(Devamı Gelecek)

Asım Bey birkaç hafta önce gelen telefonla sarsılmıştı. Toplaması gereken bir zihni vardı. Beyni allah bullak olmuştu. Meriç’i çok derinden özlüyordu. Bisikletine binip, o garip hayallerin peşinden sürüklenmek istiyordu. İstedikçe, istemekle uygulamak arasındaki o kadim suretin çerçevesine sıkışıyordu.
İstediği şey yaşamaktı, hemde yılların pençesinden sıyrılarak. Ancak yaptığı şey yılların ona kazandırdığı korkulara bakıp, tecrübe adındaki safsatalara güvenip temkinli yaklaşmaktı. Temkin! Yüksek sesle tekrarlıyordu TEMKİNLİ OLMAK!
Asım Bey, bilet kuyruğundayken tekrar kulaklarında o ses yankılandı. Meriç’in dayısının o küstah sesi “Siz ne zannediyorsunuz kendinizi?”… Asım Bey yine o soruya cevap arıyordu. Zannetmek mi? İnsan doğduğundan itibaren kendini yaşıyor zannediyor. Oysaki ölüm, yaşamadığımız onca şeyin varlığını ortaya koyuyor… Asım Bey beynindeki insanlarla, gerçekteki insanları karşılaştırmaktan kendini alamıyor. Her birisine bir model ve bir kalıp belirlemişti. Meriç ise tüm kalıplardan sıyrılmıştı.
Şimdi bu yolculuk, onu en iyi anlayan dostuna götürüyordu.
“Beyfendi, nereye gidecektiniz?”
“En yakın dostuma”
“Şehir olarak, hangi şehire gidiyorsunuz?”
“Pardon. Bursa”
“Tek kişiydiniz degil mi?”
“Tek”
Bilet görevlisinin o dik bakışı yine işlemişti içine. “Ben hep tek seyahat ederim” diye geveledi içinde, ruhunda, bedeninin acıyan tüm noktalarında tekrar tekrar bu cümle yenilendi: “Tek seyahat ediyorum.”
Bir sonraki gün Bursa’da, otel odasında uyandı. Kasımpatı’dan aşağı indiğinde o kocaman villanın kapısında buldu kendini.
Bu yokuş aşagı yolun sonu ve villanın kapısının küheylan duruşu…
Asım Bey o kocaman salondaydı. Meriç koşarak gelmişti. Heyecanla birbirine sarılmışlardı. Meriç, Asım Beyden uzakta geçen yirmi bir gününü anlatıyordu. Dayısı içeri girince esen soğuk rüzgar, ikilinin tüm neşesini kaçırmıştı…

(Devamı Gelecek)

Nisan 6, 2014 at 1:01pm
1 yorum

Merhaba

Merhaba bahar allerjisi…
Merhaba annemin anlattığı kangal köpegi.
Sabah kahvaltısında sohbetli pazar,
Yeniden doğacak olsam yine seçmek istedigim hayat,
Tüm güzellikler, mutluluklar ve tebessümler,
Nasıl bir güzellikse,
Bizim eve doluşmuşlar.
Teşekkürler…
Şükürler Olsun Rabbime,
Tüm güzelliklere merhaba,
Ve sıkıntılar… Mutlulukların gölgesinde küçülüyorlar. =)
Günaydın pazar sabahı ve günaydın bahar.

Nisan 2, 2014 at 2:25pm
1 yorum
Bazen bir şeyler için o kadar heyecanlanıyorum ki,
Heyecanımı yenip o şeye odaklanamıyorum.
Çok komik geliyor bu halim.
Sonra o şeyi basite almaya çalıştıkça daha da heyecanlanıyorum.
Hayatım sırf heyecanlanmaktan ibaret gibi.
=) İş o arada kaynayıp gidiyor.

Bazen bir şeyler için o kadar heyecanlanıyorum ki,

Heyecanımı yenip o şeye odaklanamıyorum.

Çok komik geliyor bu halim.

Sonra o şeyi basite almaya çalıştıkça daha da heyecanlanıyorum.

Hayatım sırf heyecanlanmaktan ibaret gibi.

=) İş o arada kaynayıp gidiyor.